Aşk’tan yana söz duyunca ben hep seni düşünürüm…

12 Eylül 2019 Perşembe 08:17

Gülüm!..

 

...diye başlasa ya her mektup. Neden bunca içimi yakan sıkıntı? Her söylediğimi enine boyuna düşünüp, her kelimemi acaba yanlış anlar mı yada beklemediğim bir tepki verir mi korkusuyla tartmak neden? Bunca zaman sonra karşıma çıkmışken ve gerçekten senin bir tek güzel cümlen ile o günüm neşe ve huzur içinde geçerken (ki kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın hiç önemli değil o gün_sen narkoz gibisin. Cümlelerin bile uyuşturuyor beni) bu vesvese neden?

 

“Kalbin kapıları vardı.

Korunması kolaydı ama vesvese kapıları aşarak girmiyor, kalpte doğuyordu.

Olan doğrudan kalp evinde, gönül hanesinde oluyordu”

 

 

Ne yapmaktasın şuan? Az önce ne yapıyordun? Birazdan ne yapacaksın acep? Ne yaptın bunca yıl? Hangi kör olasıca benim gibi baktı ummanında kaybolduğum güzel gözlerine? Hangi duygular deldi geçti düşüncelerini? Ne için hayaller kurdun? Kimler dokundu kısacık bir merhaba için dokunduğum ve hala izi gitmeyen ellerine? Kimler aldı hala burnumda tüten kokunu? (Kokun ki gülistanın en güzel güllerinden güzel, en değme meylerden daha çok sarhoş eder adamı..)

Ne çok soru soruyorum değil mi? Adına merak denilen duygunun insanın hayalleriyle buluşması kadar ürkütücü bir şey daha yok dünyada..

 

“Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza..

Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.”

 

Gülüm!..

Desem sana inatla ve sen hep gülsen. Bir gülsen sen umuda dönse yüzüm.. Bir şiir yazmıştım sana çok öncelerden.. Senin haberin bile olmadan.. ‘Bir gülsün sen’ diye başlıyordu. Kısacık bir dörtlüktü işte. Bir gün bulursam o kâğıtları mutlaka gönderirim sana. Şimdi de onlara yakın cümleler kurabilirim ama bence onlar (sevdam gibi) değişmeden öylece dursun yerinde.. (Yokluğun 'yok'tu benim için. Sensizlik, nazarımda 'yok hükmündeydi..)

 

“Ter ketmedi sevdan beni,

Aç kaldım, susuz kaldım,

Hayın, karanlıktı gece,

Can garip, can suskun,

Can paramparça...

...

Terk etmedi sevdan beni...”

 

Keşke daha çok konuşabilsek seninle.. Keşke sesini daha çok duyabilseydim. Her şey çok daha güzel olurdu eminim ama saygı duyuyorum sana ve kararlarına. Doğru bulmasam da yaptığını ve bahanelerine inanmasam da.. Zorlayacak değilim seni. Hem o gücüm hem de cür'etim yok ama sen bana söz vermedin mi en son konuşmamızda uzun uzun konuşalım diye? Uzunundan geçtim, dilinden dökülecek bir harfe hasret şimdi kulağım.. Ses tellerinin melodisinden mahrum olmak hiç yaramıyor belli ki, her sabah akordu bozulmuş bir enstrümanın sesi çınlıyor kulaklarımda..

 

 

“ ..en çok da geceleri. en çok da yorganın altına girdiğimde ilk üşüyüşlerimde, içimi ısıtan bir şeydi sesin.

sesin kulaklarımda küçük bir kız çocuğu, zaman geçse de sabit sesin, kahrolsun rölativite, vazgeçmedik sevdadan.”

 

Biliyor musun? Tüm cümlelerimi tüketiyorum sana yazmaya başladığımda. Kelime dağarcığım daralıp kalıveriyor. Ne yazacağımı bilmeden bir plan, bir şablon oluşturmadan, sana yazmaktan başka hiçbir şeyi düşün(e)meden öylece başlıyorum yazmaya. Çok basit kaçmıyor değil mi mektuplarım nazarında?

 

Basit cümleler

Ama asla değil alçak.

En az;

"Bir bardak çay alır mısın?" sorusu kadar sıcak...

"S e n i  S e v i y o r u m" gibi mesela

Dile basit belki

Yüreğe ağır ama...

 

Seninle vuslatın hayali her gün daha fazla karıştırır oldu zihnimi, her gün daha çok vakit ayırıyorum bu hayale. (Farkında olmadan bir cümlede iki kez hayal lafını etmişim. Hayalde kalmasa olur mu? )

 

Kah tren garında, kah bir otobüs peronlarında bir bankta öylece duruyor hayalin karşımda.

Vuslat anını hayal ediyorum. En çok da beni gördüğünde yüzünde oluşacak ifadeyi merak ediyorum. Yada gözlerinin içine baktığımda bana haykıracaklarını.. Güzel şeyler söyler misin ki? Yine yıllar sonra bir ‘merhaba’ için buluştuğunda ellerimiz ayrılırken aynı vurdumduymazlığı yaşar mı? Sarılır mısın unutarak tüm yaşananları, yoksa ürkek bir ceylan gibi kaçmaya mı çalışırsın?

 

İklimini merak ediyorum, şehrini... Kokunu alan parkları, gözünün değdiği masaları, çay içtiğin cafenin bardaklarını, elini değdirdiğin sandalyeleri…

 

Hava çok mu sıcak.. Bana mı öyle geliyor? Adının geçtiği her yerde hava zaten mevsim normallerinin çok üzerinde.. Bu yakıcılığın nefes almamı zorlaştırıyor Adın güneş olsaymış senin..

 

Ne olacağını, nasıl olacağını ve neden olacağını çok kafama takmıyorum açıkçası. Biliyorum ki sen de böylesini istersin. Çünkü ne yaşanırsa yaşansın şuandan daha güzel olacağı kesin.. Gözlerine değmiş gözlerim daha ne istesin?

 

Saçmalamaya başladım gene! Nasılda dağıldı bak bütünlük. Vuslatın böyle mecnun ediyor işte beni. Sen bilirsin, sen anlarsın, sen seversin (değil mi) beni?

 

‘Karışma kimseye’ diyerek benim gibi değil de senden bu kadar bahsetmişken sen gibi bitirmeliyim bu metni;

 

“ Sevgimle kal cancağızım.. Güle güle.

Kurtuluş’un…”